29 Ekim 2025 Çarşamba

Cumhuriyet

 












Ecdadımı çok seviyorum...

Tarih severim. Çok okur ve araştırırım. Bilen bilir.

Osmanlı bir Türk devletiydi. Türkiye Cumhuriyeti de bir Türk devletidir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, tarihî ve toplumsal bir zorunluluk haline gelmişti. Çünkü Osmanlı Devleti, uzun yıllar süren savaşlar, siyasi çöküş ve ekonomik krizler nedeniyle hem yönetim hem de toplumsal düzen açısından sürdürülemez durumdaydı. Merkezi otorite zayıflamış, halk yoksullaşmış ve ülke işgal altına girmişti. Bu ortamda ulusal egemenliğe dayanan, halkın söz sahibi olduğu ve modernleşmeyi hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti; sadece bir tercih değil, milletin varlığını ve bağımsızlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir adım olmuştur.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Osmanlı’ya bir reddiye değil; onun yüzyıllar boyunca taşıdığı inanç, adalet ve medeniyet mirasının yeni şartlara uyarlanmış bir devamıdır. Cumhuriyet, geçmişi inkâr etmeden, köklerinden güç alarak geleceğe yürüyen bir milletin yeniden doğuşudur.

Osmanlı’yı bütünüyle kötülemek, hem tarihe hem de milletin köklerine haksızlık olur. Elbette her devletin yükseliş ve çöküş dönemleri vardır; Osmanlı da bu döngüden muaf değildi. Ancak asırlardır üç kıtada adalet dağıtmış, ilim, kültür ve medeniyet üretmiş bir imparatorluğu sadece son dönemindeki zayıflıklarla değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Cumhuriyet, bu mirası inkâr ederek değil; ondan ders alarak, onu yeni bir çağa taşımak için doğmuştur. Geçmişimizi kötülemeden, anlamak ve geleceğe daha sağlam adımlarla yürümek gerekir.

Cumhuriyet’in ilanı milletimiz için bir dönüm noktasıydı, buna yürekten inanıyorum. Ancak Cumhuriyetin ilanı başka, sonrasında yapılan her uygulamayı sorgusuz sualsiz onaylamak başka bir şeydir. Ben bu topraklarda kök salmış değerlerin, inancın ve kültürün korunmasından yanayım. Modernleşme elbette önemliydi ama bazı reformlar toplumun ruhuyla çatıştı, bazı adımlar halkın inanç dünyasını anlamadan atıldı. Bu yüzden Cumhuriyet’in varlığını destekliyorum ama her icraatını değil; milletin özünden kopmadan, kendi kimliğini koruyarak ilerlemesi gerekirdi.

Geldiğimiz noktada ülkemle gururVduyuyorum. Ve Türklüğümle de!

24 Ekim 2025 Cuma

Başkasının Işığına Tahammül Edemeyenler

Bazı insanlar var, kendi ışığı yanmadığı için başkasının ışığını söndürmeye kalkıyor. Oysa bilmiyor ki, birinin parlaması senin karanlığını büyütmez; aksine o ışığın altında senin yolun da görünür hale gelebilir. Ama kıskançlık, insanın kalbini kör ediyor. Gözü başkasının başarısına takılıyor, kendi adımlarını göremez oluyor. Destek olmak şöyle dursun köstek bile olmaya çalışıyor.

Kıskançlık en sessiz zehirdir. Dışarıdan belli etmez ama içten içe çürütür. Başkasının mutluluğuna tahammül edemeyen bir yürek, aslında kendi mutsuzluğunun esiridir. Fesatlıkla başkasına çelme takmaya çalışırken, en çok kendi yoluna taş koyar. Çünkü kötülük her zaman sahibine döner. İyilik nasıl bereket getirirse, fesatlık da insanın iç huzurunu alır götürür.

Ben bazen insanların neden bu kadar kolay kıskandığını düşünüyorum. Belki de cesaret edemedikleri şeyleri başkasında görünce rahatsız oluyorlar. 

Çünkü sen bir adım atarsın, o yerinde sayar. Sen risk alırsın, o bahane üretir. Sonra senin emeğini küçümseyerek kendi tembelliğini meşrulaştırmaya çalışır. “Şanslı” der. “Tanıdıkları var” der. "Parası var" der. Ama asla “Ben yeterince çalışmadım,” demez. Ya da kabiliyeti dahilinde çabalamadığını başkasının kabiliyetinde ısrar ettiğini kendine uygun olmadığını kabul etmez.

Ben artık şunu öğrendim: İnsanın başarısı başkalarının alkışıyla ölçülmüyor. Fesat birinin sessiz öfkesi bile senin doğru yolda olduğunu gösterir. O yüzden kıskanılan biriysen, doğrusun demektir. Devam et.

4 Ekim 2025 Cumartesi

Şükür

Bazı sabahlar dünya yeniden doğmuş gibi gelir. Pencerenin camında yarışan yağmur damlalarını izlerken zaman yavaşlar. Şehrin uğultusu susar, yalnızca yağmurun sesi kalır geriye. O anda fark ederim: nefes alıyorum, düşünebiliyorum, hâlâ buradayım. Ve işte o fark ediş, şükrün en sessiz hâli..

Yağmurun kokusu havayı, havanın ağırlığı içimi değiştirir. Islak toprak, rüzgâr ve geçmiş birbirine karışır. O kokuda çocukluğumun bir parçasını, bir dostun gülüşünü, belki de eskimiş bir duyguyu bulurum. 

Hayat, küçük anların arasına saklanmış büyük hediyelerden ibarettir. Şükür, bazen yalnızca bunu fark etmektir: bir damlanın cama vururken çıkardığı o sesi duymak kadar sade.

Sonra sevdiklerim gelir aklıma. Beni anlayan, sessizce yanımda duran, bazen tek kelime etmeden içimi ısıtan insanlar… Onların varlığı, kalbimde yankılanan bir dua gibi. Bazıları uzakta olsalar da her biri içimde bir sıcaklık taşır. Şükür, belki de bir ismi içinden geçirip “iyi ki var” diyebilmek..

Yağmurda yürümeyi hep sevmişimdir. Her damla bir düşüncemi, bir yükümü alıp götürür sanki. Kıyafetlerim ıslanır ama içim arınır. İnsan bazen suyla değil, yaşadıklarıyla yıkanır. Belki de şükür, gökyüzünün “yeniden başla” diyen fısıltısında gizlidir.

Küçük mutluluklar da şükrün kardeşidir: taze kahvenin buharı, yeni bir kitabın kokusu, oğlumun kahkahası… Sıradan gibi duran her şey, aslında yaşamın kalbidir. Yağmurun taneleri gibi ayrı ayrı sessiz, bir araya gelince hayatı canlandıran..

Geçmişi düşündüğümde acı da var, eksiklik de, ama her şeyin bana kattığı bir olgunluk hissediyorum her zaman. Yağmur toprağı nasıl besliyorsa, yaşadıklarımız da bizi büyütüyor. 

Şükür hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek; kırıklarımızı gizlemek değil, onların içinden ışık sızdığını fark etmek..

Yağmur dindiğinde gökyüzü biraz daha berrak olur. Bulutlar çekilir, hava tazelenir. Ben de her şükürden sonra öyle hissederim: biraz daha hafif, biraz daha sade, biraz daha ben. Çünkü şükür, yalnızca sahip oldukların için değil; artık yükünü taşımadıkların için de edilir.


Ve sonunda, yağmurun altındaki sessizlikte içimden tek bir cümle yükselir:

“İyi ki buradayım.”


30 Eylül 2025 Salı

İzmir'de Namaz

Sabah namazı:

İzmir’de sabah namazı mahzundur,
hüzünlüdür..

Müezzinin sesi semayı
doldurduğunda, evlerde tek-tük ışık yanar, hatta bazen hiç yanmaz..

Perdenizi biraz aralayıp dışarı
baktığınızda, sokak lambasından başka yanan ışık göremezsiniz..

Herkes derin bir uykudadır..

Müezzin “Namaz uykudan daha
hayırlıdır…” diyerek seslenirken ümmete, hepsi rüyalarının bilmem
kaçıncı versiyonundadır..

Ama siz uyanmışsınızdır, o
ferahlığı tadarsınız..

Rabbiniz’e sabahın ilk
saatlerinde, hazan vaktinde dualarınızı iletirsiniz ve sevginizi
pekiştirirsiniz..

Ve günün ilk borcunu ödersiniz.

Öğle namazı:

İzmir’de öğle namazı telaşlıdır..

Bulunduğunuz ortamda,
sokağınızda, okulunuzda, iş yerinizde herkes telaş içindedir..

Bir o yana koştururlar, bir bu
yana..

Siz, bu telaşın içinde, saatin
yaklaştığını fark ettiğiniz andan itibaren, devamlı dışarıdan gelecek
“ezan” sesine kulak kesilirsiniz..

“Allah-u ekber!”
nidaları doldurduğunda semayı, koşar adım seccadenizin başına gidersiniz..

Ve günün ikinci borcunu
ödersiniz.

İkindi namazı:

İzmir’de ikindi namazı
ferahlıktır..

Günlük işleriniz bitmeye
yakındır, herkes evinin işini, iş yerinin gerektirdiklerini, derslerini
bitirmesine ramak kala, namazı ya düşünür, ya düşünmez..

Etrafınızda namaza gidecek,
beraber Allah’a yönelecek “dost” ararsınız, ama genelde
bulamazsınız..

Yine tek başınıza yürürsünüz
seccadenize, koşar adımlarla..

Rabbiniz’i özlemişsinizdir,
sıkıntılarınızdan kurtulmak için koşarsınız O’na..

Ve günün üçüncü borcunu
ödersiniz.

Akşam namazı:

İzmir’de akşam namazı huzurdur..

Günün telaşı yeni bitmiştir,
evinizde dinlenmeye çekildiğiniz anda duyarsınız ezanı..

İmtihanınız o anda başlar..

Ya kalkar abdestinizi tazeler
namazınızı kılar, tam not alırsınız..

Ya da şeytanı dinler, dinlenmeye
devam eder, sınıfta kalırsınız..

Evde sizden başka namaz kılan
yoksa, yine tek başınıza varırsınız seccadenizin başına..

Ve günün dördüncü borcunu
ödersiniz.

Yatsı namazı:

İzmir’de yatsız namazı rahatlıktır..

Geride bıraktığınız gün ölmüştür,
ömrünüzden bir gün daha göçmüştür..

Son borcunuzu ödemek için
varırsınız Rabbiniz’in huzuruna..

O’nun muhabbetini en çok yatsı
namazında hissedersiniz gönlünüzde..

Çünkü birileri günü çoktan
bitirip uyku faslına geçtikleri halde, siz Rabbiniz’i seçmiş ve O’nun karşısına
geçmişsinizdir..

Dualarınızı son kez eder, içten
bir “amin” dersiniz..

Ve günün son borcunu ödersiniz.

İşte İzmir’de namaz böyledir…

Hep İstanbul’daki kıldığım
namazın mutluluğunu aramışımdır buralarda..

Hiçbir zaman bulamadım..

Belki de ben kendi maneviyatımı
İstanbul’a yoğunlaştırdığımdandır, bilemiyorum..

Ama o şehirde güne uyananlar ve
günü tamamlayanlar kıymetini bilin.

Maneviyatın tam ortasındasınız,
değerlendirebilirseniz.

Ve İzmir’de namaz arkadaşınız
yoksa,

Namaz; Adana’yla ya da
İstanbul’la beraber kılınır.

10.04.2011 tarihinde “Yeni Akit” gazetesinde yayımlanmıştır.

Furkan Doğan’a..

26 Aralık 2010. Günlerden Pazar.

Güneş utanmış gibi yüzünü gizliyor. Gökyüzü hüzünlü, ağlıyor.

Etrafta bir koşuşturmaca. Herkes tek bir yöne yürüyor.

“Tekbir! Allah-u Ekber!” nidaları yankılanıyor
Eminönü-Sarayburnu arasında.

Mahşer gibi. Herkes aynı yerde toplanmaya gidiyor.

Büyüğü küçüğü, yaşlısı genci. Herkes orada.

Ellerinde Filistin/Türkiye bayrakları, ellerinde şehit resimleri,
ellerinde pankartlar, ellerinde güller…

Herkes aynı şeyi bekliyor bugün. Kutlu bir gemiyi.

Bülent Akyürek ne de güzel söylüyor; “Hazreti Donanma”
geliyor bugün.

Mavi Marmara geliyor…

Herkeste bir heyecan. Herkeste bir telaş.

Soğuktan titreyen çocuklar, yağmurun altında kalanlar…

Zorluklar kimsenin umrunda değil.

Gören görmeyen, giden gitmeyen herkes seviyor o gemiyi.

Sanki canlarından bir parçaymış gibi, yaşlı gözlerle, hasretle
bekliyorlar.

Bir teyzenin yanımda söylediği şey yüreğimi dağlıyor…

“Şehitleri görür müyüz acaba güvertede? Allah gösterir mi
bize?” diyor.

Ve gözlerimde bir kaç damla yaş.

“Allahım! Furkanı gösterir misin bize?”

O gün Ahmet Doğan’ı dinlerken bir gencin nasıl yaşaması gerektiğini
düşündüm.

Daha doğrusu “Ben nasıl Furkan olurum?” diye düşündüm.

Olamadım, olamam belki de.

Ama Ahmet abinin dediği şeylerden sonra söz verdim kendi kendime.

Ve şöyle seslendim Furkan’a; “Yolun, yolumdur!”

“Allah yolunda öldürülenlere “ölü” demeyin, zira
onlar diridiler. Fakat siz farkında değilsiniz.”

Gemi geldiğinde, herkesin yüzü Marmara’nın sularına çevrildiğinde
Mavi Marmara’ya uzun uzun baktım.

O nasıl bir dik duruştu, o nasıl bir ihtişam…

O metal yığını gemi, sanki omuzlarındaki yükün farkında…

Sanki üzerinde şehit olanların takvalarının ağırlığı binmiş
üzerine…

“Onlar hala bende” diyor;

“Bakın Furkan’a en üst güvertede… Elinde kamerası…

İsrail askerlerini değil, sizi çekiyor bugün… Gülüyor…

Furkan ismi öyle bir tecelli etmişki yüzüne, nuru İstanbul’u
aydınlatıyor…

El sallıyor size, bakın buraya bakın!

Selam verin şehitlerimize! Furkan’a selam verin, sizi görmek için
bekliyordu bunca zamandır.

Dönmeyi bekliyordu!”

Ve döndü Furkan…

Yaralı Güvercin Mavi Marmara ile…

Tüm şehitlerimiz ile döndü…

Şehitlerimiz ailelerine kavuştu…

Şehitlerimiz onbinlerce sevdiğine, bekleyenine kavuştu…

Bu nasıl bir vuslattı ya Rabbi!

Etrafımdaki herkes ağlıyor, herkes yeni bir filo için and içiyor.

“Mahzun olma ey Furkan! Biz burdayız. Yine gideceğiz. Bir kez
daha gideceğiz.

Şehit olmamız gerekiyorsa da gideceğiz!”

O gün Furkan’ı gördük. Babası konuşurken, gururla bakıyordu
kalabalığa.

Bir eli babasının omuzunda… Babası ağlamaklı konuşurken
hüzünleniyordu sanki…

“Biz Mavi Marmarayı; Furkan’ın annesinin, Furkan’ı beklediği
gibi bekledik.” dediğinde, gülüyordu sanki…

Kalabalık babasını alkışlarken, o da alkışlıyordu kendisini yetiştiren
o mübarek adamı.

Ve ben… Mavi Marmara’yı dolaşırken, hemen yanımda hissettim onu.

“İçinizdeki heyecana odaklanın. Biz bu gemiye ilk bindiğimizde
başımıza gelecekleri biliyor gibi bindik. Zafer için yemin etmiştik. Ne olursa
olsun dönmeyecektik.” diyor.

Ürperiyorum.

Şehit düştüğü yere bakarken, elinde kamerasıyla bir kez daha gördüm
onu.

Ben ağlıyordum, hıçkırıyordum.

Ama o gülüyordu.

“Ağlamayın. Benim için ağlamayın, gülün.

Ben Allah’a verdiğim sözü tuttum. Ben şimdi O’nun yanında çok
mutluyum!”

Gülüyorum.

O günden sonra hayatımda herşey değişti.

Düşüncelerim, yaptıklarım, planlarım…

Senin yolundan gideceğim, yemin ederim.

Senin kadar olamasam da, yoluma izinden devam edeceğim.

Selam olsun sana ey Allah’ın nazlı çiçeği!

Selam olsun sana ey Allah yolunda canını hibe eden genç!

Selam olsun sana ey Furkan!

Selam olsun…

Kapat Gözlerini Furkan..



Kapat gözlerini Furkan!

Burada insanlar acımasız, tahammülsüz..
Burda insanları bilerek öldürüyorlar!
Burda insan yok aslında Furkan, vicdanları ölmüş bunların!
Katlediyorlar, işkence ediyorlar, tecavüze yelteniyorlar!
Görme sakın Furkan.. Bakma, kapat gözlerini!
Annene git sen.. Odanda otur biraz..
Annen seni özlemiş, evin seni özlemiş..
Her zaman etrafında dolaşan melekler, seni odanda görmeyi özlemiş..
Elinde bir kitapla, belki de bir dergiyle..
Suriye’ye bakma Furkan, Gazze’ye bakma..
Şehit edilirken çektiğin eziyeti hissetmedin ya hani,
Şimdi bakarsan eğer kardeşlerinin haline, canın yanacak..
Görme Furkan, görme bizi!
İnsanlığımız öldü, vicdanımız öldü!
Sen’li yürekler arıyoruz Furkan!
Anasını, babasını düşünmeden kardeşleri için şehadete koşan “yiğit”ler arıyoruz!
Buluyoruz ama bir avuçuz!
Kimse bizi kâle almıyor Furkan!
İlla şehit mi edilmemiz lazım, bilmiyorum..
Duymuyorlar yüreğimizdeki yangınları..
Ağlıyoruz, kahroluyoruz..
Yapabildiğimiz tek şeyi yapıyor,
Dua ediyoruz..
Sen kapat gözlerini ve şehadetin huzurunu tat..
Eminim yine kardeşlerinin yanına gidebilmek için çırpınıyorsun..
Ama gitme Furkan..
Sen tertemiz gittin..
Gözlerin de temiz kalsın, yüreğinde..
Görme edilen işkenceleri, katledilen kardeşlerini, susan mü’minleri!
Rabb büyüktür, herşey düzelecek..
Sen üzülme!

Ama artık tek başımızayız Furkan…
Müslümanlar, Rabbleriyle başbaşa kaldı!

Sen arkana yaslan, gözlerini kapat ve bizim için dua et!

25 Temmuz 2013'de Yeni Akit Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

7 Eylül 2025 Pazar

Gazze’nin Yankısı

Her gün haberlere bakmaya korkuyoruz. Bir fotoğraf, bir video, bir çocuğun yüzü… Gözlerimize değil de kalbimize kazınıyor. Gazze’de yaşananları izlerken, kendi evimizin güvenliğinde nefes almak bile ağır geliyor. Çünkü bir yerlerde, aynı yaşta bir çocuk nefes alamıyor, bir anne çocuğunu koruyamıyor, bir baba sessizce toprağa sarılıyor.

Bizim için “soykırım” artık kitaplarda okuduğumuz tarih değil. Bugün, şu an, canlı bir yara. Her gün biraz daha kanayan. Ve bu yaranın ortasında, dünyanın sessizliği en çok canımızı acıtıyor. O çocukların çığlıkları duyulmazken, bizlerin rahatça susabilmesi insanlığımızı sorgulatıyor.


Ama en çok da siyasetçilerin ikiyüzlülüğü boğuyor insanı. Kendi koltuklarını korumak için sessiz kalanlar, çıkarları uğruna çocuk ölümlerine göz yumanlar, koca koca cümlelerle “insanlık”tan bahsederken Gazze’ye dair tek bir adım atmayanlar… Tarih onları “lider” olarak değil, suskunluklarıyla zulmün ortağı olan korkaklar olarak yazacak. Gazze’de atılan her bomba kadar, onların suskunluğu da insanlığı öldürüyor.


İnsan hayatı neden coğrafyaya, ırka, dine göre değer kaybediyor?

Ama yine de, Gazze’nin en çok öğrettiği şey umut. Çünkü o çocukların gözlerinde, bütün karanlığa rağmen bir ışık var. Allah’a olan inançları… Belki oyun oynayamadıkları bir avluda birbirine gülümseyen yüzlerde, belki annesinin yaralı ellerine tutunan küçücük bir elde… İşte bu umut, bize de yaşama gücü veriyor.

Gazze’nin kalbimizde bıraktığı yankı: Biz sustukça, biz görmezden geldikçe, biz “elimden bir şey gelmiyor” dedikçe, eksiliyoruz. Ve biz eksilmek değil, onların yanında çoğalmak istiyoruz. En azından sesimizle, dualarımızla, kalemimizle…


Cumhuriyet

  Ecdadımı çok seviyorum... Tarih severim. Çok okur ve araştırırım. Bilen bilir. Osmanlı bir Türk devletiydi. Türkiye Cumhuriyeti de bir Tür...